SAĞLIKLI İNSANLARDAN HASTA YARATMA FİKRİ

Sağlıklı insanlardan hasta yaratma fikri, aslında 20.yy'ın başlarında  Fransa'nın küçük bir köyünde doğmuştu. Genç doktor Knock, Saint  Maurice köyüne atanmıştı.

Ne var ki son derece sağlıklı olan köy halkı  doktora gitmiyordu. Peki bu durumda Knock mesleğini nasıl  sürdürecekti? Dahası sağlıklı insanları muayenehanesine çekmenin yolu  ne olabilirdi?

Uyanık doktor, köy öğretmeniyle anlaşarak köylüleri bir toplantıya davet ettirir. Amacı köylüleri yıllardan beri köylerinde sinsice yayılmakta olan hastalıklar konusunda uyarmaktır. Bir müddet sonra Knock'un bekleme odası dolup taşar. Doktor yeni hastalarının hepsine sürekli gözetim  altında bulunmaları konusunda ikna eder. Sonunda köy bir hastaneye  dönüşür. Geriye sadece hasta insanlarla ilgilenebilecek sayıda sağlıklı insan kalır. Doktorla birlikte köyün eczacısı da köşeyi döner, hatta acil durumda  revir görevini gören pansiyonun sahibi de.

Knock veya Tıbbın Zaferi Üç perdelik 'Knock veya Tıbbın Zaferi" adlı oyunun prömiyeri 1923 yılında Paris'te görkemli bir kutlamayla gerçekleşti. Fransız yazar   Jules Romams'in oyunu, daha sonraki yıllarda 1300 kez tekrarlandı ve birkaç kez de filme alındı.

Dr. Knock'un tiyatro sahnesinde gelişen   tıbbı, şimdi gerçek yaşamda sürüyor. Konu sağlıklı insanların  hastalara dönüştürülmesiyle ilgili. Ve kurnaz doktorun yerini insanların sağlıklarını çalan dev bir pazar aldı.

Modern tıp, tıp dernekleri ve ilaç firmaları sağlıklı insan tanımayan  yeni bir yüzyılın başlangıcını ilan ettiler. Evrensel platformda  çalışan ilaç kuruluşları ve uluslararası tıp dernekleri sağlığı yeniden irdeliyorlar: Yaşamdaki doğal değişimler, normalden çok az bir farklılık gösteren  özellikler ve davranış biçimleri hastalık olarak tanıtılıyor. Yeni  keşfedilen hastalıklarla ilgili araştırmaların sponsorluklarını  üstlenen ilaç firmaları bu sayede ürünleri için yeni pazarlar elde ediyorlar.

Sisi- sendromu uydurması  "Sisi- sendromu", örneğin ilk olarak 1998 yılında Smith Kline Beecham   firmasının, tek sayfalık bir reklam ilanıyla ortaya çıktı. Kuruluşa  göre, ruhsal çöküntü içinde olan sözde hastaların ilaçla tedavi   edilmesi gerekiyordu. Ancak kuruluş, sendroma Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth'in  ('Sisi") adını vererek, adeta bir soylu hastalığı olarak göstermeyi de  ihmal etmedi. Sisi sendromu o zamandan bu yana medyalarda eksik olmadığı gibi, psikiyatrlar tarafından da desteklendi. Ve tahminlere  göre bugün sadece Almanya'da üç milyon kadar Sisi hastası var. Münster Üniversite Kliniği psikiyatrı Markus Burmer ve arkadaşları şimdi bu hastalığın gerçekten de endüstrinin bir uydurması olduğunu ortaya  çıkardılar. Doktorların literatür değerlendirmesine göre, sözde  hastalık 'bilimsel olarak kanıtlanmış' kabul edilemez. Sisi   sendromunun medya tanıtımını ilaç kuruluşlarıyla anlaşmalı olan   Wedopress adında bir basın kuruluşu üstlenmişti. Wedopress'in gelişmelerden çıkardığı sonuç şuydu: "Depresyonun özel bir türü olan Sisi sendromu, tıp ve hastalar tarafından kabul gördü."

Erkekleri hasta göstermek Jenapharm ve Dr. Kade/Besins Pharma firmaları ise şimdi sözde   milyonlarca erkeği en verimli yıllarında vuran bir hastalığı tanıtmaya çalışıyorlar: "Aging Male Syndrome" yani erkekte değişim yılları. Araştırma   enstitüleri, basın kuruluşları, reklam şirketleri, tıp profesörleri ve gazetecilerle işbirliği yapan firma, erkeğin değişim yıllarını ciddi  bir hastalık olarak kabul ettirmek istiyor. Basın konferanslarında erkekteki hormon üretiminin "sinsice gerilemesi" anlatıldı. Oysa  kampanyanın asıl hedefi iki hormon ilacının tanıtımı idi.

Endüstri   ülkelerindeki yeni hastalıkların tanısında önemli bir patlama yaşanıyor. Bulaşıcı hastalık, sendrom, çeşitli bozukluklar vb gibi  yaklaşık olarak 30.000 yeni hastalık keşfedildi. Artık her hastalığın   bir ilacı olduğu gibi her ilacın da bir hastalığı var!

Bu gelişme   İngilizce'de "disease mongering" yani hastalık ticareti gibi bir isim bile aldı. Hastalık yaratıcıları sağlıklı insanların sırtından para  kazanıyorlar. İster toplum fobisi olsun ya da internet bağımlığı, yüksek kolesterin seviyesi, ilerleyen depresyon, yumuşak doku  romatizması veyahut da ereksiyon bozukluğu olsun, tıp birlikleri,  hasta dernekleri ve ilaç firmaları sonu gelmeyen medya kampanyalarıyla kamuoyunu hızla yayılan fakat ender durumlarda tedavi edilebilen hastalıklar konusunda uyarmakla meşgul. Herkes hasta!

Almanya'da yapılan bir araştırmaya göre sadece Ruhr bölgesinde 45  yaşını aşkın kişilerin üçte ikisinde enfarktüs riski bulunuyor. En az   üç milyon Alman kronik yorgunluktan (Chronic Fatigue Syndrom)  şikayetçi. Tüm Alman halkında ise vitamin eksikliği söz konusu.  

Normalde çocuklarıyla sabırlı bir şekilde ilgilenen babaların beşte  biri zaman zaman "Kafes kaplanı sendromuna" yakalanmakta. "Şimdiye dek  bilinmeyen özel bir durumdan dolayı babalar doğru kararlar almakta  zorlanip tıpkı kafese kapatılmış bir kaplan gibi saldırganlaşmakta"  diyor Medical Consulting Group firması.

Özel Köln Kliniği ise tam  822.595 hiperhidroz hastası saymış. Kliniğe göre sözde hastalar tedavi gerektirecek derecede terliyorlar. İş bu kadarıyla kalsa iyi, emekli olup Mayorka adasına yerleşenler bile hasta ilan edildi.  

İspanya'da çalışan psikoterapist Eckhard Neumann, dinlendirici ortama rağmen hatta belki de tam da bu yüzden insanların "Cennet depresyonu" yaşadıklarını fark etmiş.

"Leisure Sickness" olarak adlandırılan boş  zaman hastalığı da çok yaygın. Hollanda'daki Tilburg Üniversitesi  doktorlarından Ad Vingerhoets toplumun %3'ünün boş zaman yüzünden  hastalandığı kanısında. Semptomlar, yorgunluktan, baş ve eklem ağrısı, kusma ve depresyona kadar uzanmakta. Ayrıca tatil yerleri salgınların hızla yayıldığı bölgeler olmaları yüzünden riskli sayılmakta.  

Günümüzde sadece kadın olmak bile hasta ilan edilmek için yeterli.   Özellikle de genç kızlar sorunlu olarak kabul ettirilmeye çalışılmakta. "Kadın Sağlığı" gibi broşürlerde "Jinekoloğunuz  yaşamınızın tüm evrelerinde size hizmet edecektir" deniyor. Ve   gerçekten de bu "hizmetten" yararlanan kadın sayısı hiç de az değil.   Kadının bazı dönemlerinde yaşadığı doğal süreçler bile uzun süredir  hastalık olarak görülüyor.Mesela hamileliklerin çoğu riskli kabul edildiğinden sezaryenle doğumda günden güne (kadınların kendi   istekleri üzerine) önemli bir artış yaşanmakta. Uzmanlar en azından  60.000 ameliyatın gereksiz olduğunu söylemelerine rağmen, her yıl  160.000 rahim alınmakta (AImanya'daki araştırmalara göre). Regl öncesi  dönemi (sendromu) ve değişim yılları da tabii ki artık ilaçla tedavi   edilmekte. Yararı bilimsel açıdan bir, türlü kanıtlanamamasına rağmen 40 yaşını aşmış kadınların çoğu östrojen hapı kullanıyor.

Parlak dönem ve pazarlama  Bir hastalık kamuoyunda kabul gördükten sonra, hastalar ve sigorta  kuruluşları yeni ilaç ve terapileri hiç şikayetçi olmadan ödüyor. Yeni hastalık türlerinin keşfinden sonra ilaç firmaları en parlak dönemlerini yaşamaya başladılar. Pazarlama için araştırmalardan daha   fazla para harcanıyor.

Örneğin Big Pharma firması gelirinin ve   personelinin üçte birini ilaçlarını pazarlamak için kullanıyor. Roche   firmasının Avustralya'daki ayağı doksanlı yıllarda çekingenliğin  hastaIık derecesine ulaşmış hali olan toplum fobisini iyileştirecek antidepresan ilacı Aurorix'i piyasaya çıkarmadan önce, Roche tarafından finanse edilen bir basın kuruluşu bir milyonu aşkın   Avustralyalıda görülen sözde sendromun ilaç ve davranış terapisiyle   iyileştirilebileceğini öne sürmüştü. Ne var ki bu abartılı kampanya   başarılı olmamış ve firma beklediği kazancı elde edememişti. Ama bu  strateji özellikle de uzman doktorlar ve ilaç firmaları için   kaçınılmaz hale geldi. Uzman doktorlar tıpta yeni bir alan keşfettiklerinde kısa yoldan yükselme şansını elde ediyor. Ve tabii ki hastalıklar olmazsa ilaç firmaları kazanç sağlayamıyor.

Hiperaktivite olayı Bilimin acizliği, doktorların ilaç firmalarına hizmet için   uzmanlıklarını satmaya hazır olmalarına dayanıyor. Sonuçta   araştırmaları finanse edenler büyük ilaç firmaları. Ve birçok bilim   adamı araştırmalarını ancak bu şekilde sürdürebilmekte. Özel   kuruluşlar ve klinikler tarafından elde edilen sonuçlar kısıtlı   deneylere dayansa da, hesaplar toplumun tümüne göre yapılıyor ve bir hastalığın ortaya çıkma sıklığı genelde gelişigüzel tahminlere  dayanmakta. Psikolog Alexander Dröschel geçtiğimiz yıllarda bir milyon   kadar çocuğun "Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite" (HADE) çektiğini öne   sürünce haber en çok da ilaç firmalarının işine yaradı. Dahası Novartis firması HADE'le ilgili bir masal broşürü bastıracak kadar ileri gitti.  Masalın kahramanı dikkatsiz ve çok hareketli olduğu için başı bir  türlü dertten kurtulmayan Hippihopp adındaki bir kalamar. Doktor   kaplumbağa, bir şans eseri kalamarın DEHB sendromuna yakalandığını  fark eder. Hatta onun "küçük beyaz bir hapla" iyileşeceğini de bilir.

Estetik vajina  Kendi pazarını yaratan firmalardan biri de Biolitec. Firma, bir yıl önce estetik cerrahide yaşanan bir gelişmeyi açıklamıştı: "Biolitec  lazerle vajina gençleştirme operasyonu." Firmaya göre Almanya ve  Avusturya'daki bazı klinikler vajinanın biçimini değiştirerek  "gençleştiriyordu" ve kadınlar bu girişim sayesinde cinsellikten daha   fazla zevk alıyordu. Ne var ki ortada vajina estetiğiyle ilgili hiçbir  kanıt bulunamadı, ayrıca basın kuruluşunun açıklamış olduğu  kliniklerdeki doktorlar da bu tür bir girişimden haberdar değildi.  Fakat söylediklerinin altında kalmak istemeyen basın kuruluşu, birkaç gün sonra bir cerrah buldu. Viyanalı doktor sonunda estetik vajina girişimini doğrulayacaktı.

Hastalık ticaretinde 5 kural Avustralyalı eleştirmen Ray Moynihan ve iki doktorun değerlendirmesine  göre hastalık ticaretinde başlıca beş kural geçerli:

1) Yaşamın doğal süreçleri tıbbi sorun olarak satılmakta. Mesela  Merck&Co firması saç dökülmesine karşı bir ilaç keşfettiğinde,  evrensel basın ajansı Edelman bir kampanya başlatarak gazetecilere araştırma sonuçlarını dağıttı: "Erkeklerin üçte biri saçlarının dökülmesinden şikayetçi. Ayrıca son  araştırmalar saç dökülmesinin paniğe ve duygusal bozukluklara yol   açtığını ve saçları dökülen kişilerin iş bulmakta zorlandıklarını göstermiştir." Gazetecilere ulaşmayan bilgi ise araştırmanın Merck&Co tarafından   finanse edildiği ve açıklamada bulunan doktorların da Edelman   tarafından seçildiği idi.

 2) Ender görülen semptomlar, yaygınlaşan hastalıklar olarak tanıtılmakta. İktidar hapı Viagra'nın piyasaya sürülmesinden sonra nedense  iktidarsızlık sorununda önemlı bir artış yaşandı. Pfizer'e göre   ereksiyon bozukluğu günden güne artış gösteren ciddi bir hastalık.   Yaşları 40 ila 70 arasında değişen erkeklerin %50'sinde ereksiyon  bozukluğu yaşanmakta. Fakat dünyanın önde gelen ereksiyon uzmanı   Harmut Porst, bu verinin kesinlikle abartılı olduğunu söylüyor.

3) Kişisel ve sosyal problemler, tıbbi sorunlara dönüştürülmekte.  Sağlıklı insanların hastalara dönüştürme çabası en çok da nörolojide hedefine ulaşıyor. Ruhsal bozuklukların ne kadar hızlı geliştiğini  Amerika'daki Veteran's Administration araştırması gösterdi: İkinci   dünya savaşından sonra sadece 26 tane ruhsal bozukluk türü bulunurken,  Amerikan psikiyatr birliğinin son verilerine ("Diagnostic and  Statistical Manual of Mental  Disorders"/DSM-IV) göre bugün 395 farklı nörolojik hastalık söz konusu.

 4) Riskler, örneğin kolesterin ve kemik yoğunluğuyla ilgili değerlerin  düşürülmesiyle hastalığa dönüştürülmekte. Dahası insan genomunun  çözülmesinden sonra risk faktörlerinin daha da artması beklenebilir. Neredeyse her hafta, yaşlılıkta, çeşitli hastalıkları doğurabilecek  yeni bir "hastalık geni" keşfedilmekte.

 5) Hafif sendromlar önemli "hastalık belirtileri olarak sunulmakta.   Ağrıya, ishale veya karnın şişmesine neden olan İrritabl Bağırsak   Sendromu/ İBS (spastik kolon sendromu) şimdiye dek psikosomatik  hastalık olarak kabul ediliyordu. Ancak yeni ilaçların ortaya   çıkmasıyla ilaç endüstrisinin ilgisi de arttı. "British Medical   Journal" dergisi geçtiğimiz yıl Viva Communications basın kuruluşunun  gizli bir strateji önerisiyle ilgili bir yazı yayımladı. Birden üç yıla çıkartılan bir eğitim programıyla İBS ciddi bir hastalığa  dönüştürülecekti. Vivo Communications kuşkuya yer vermemek için tıp  dergilerinden makaleler ve röportajlara yer verdi. Sonuçta doktorlar  kadar hastalar da İBS'nin ciddi bir hastalık olduğuna ikna olmalıydı.   Eczacılar, hemşireler ve hastalar reklam malzemesi olarak   kullanılmalıydı ve bir "Hasta Destek Programı" da üretici firmaların tüketiciler üzerinde güven kazanmasını garantileyecekti.

En önemli rol psikiyatristlerde! Yeni hastalıkların keşfedilmesinde en önemli rolü üstlenenler   psikiyatristlerdir. Günden güne ortaya atılan "saçmalıklar" yalnızca   nörologları ve psikoterapistleri değil, ilaç firmalarını da zengin edecek türden. Endüstri daha çok geniş kitleye hitap edecek hafif  ruhsal bozuklukların tanıtımıyla ilgileniyor. Böylece inatçı çocuklara   örneğin "Oppositional Defiant Desorder" bozukluğu yakıştırılmakta.   Regl öncesi dönem de psıkiyatristler ruhsal bozukluklar listesinin   başında yer alıyor ve Eli Lilly firması bu amaçta eski bir ilacı   "yeniledi". Prozac'ın patent süresi dolunca firma aynı maddeyi Sarafem   adıyla regl öncesi sendromuna yönelik olarak pazara sundu. Oysa   İngiliz psikiyatr David Healy'ın de dediği gibi, "yeni ruh hastalıkları" yaşamın doğal değişimlerinden başka bir şey değil. > Ama ne var ki çekingenlik "asosyal kişilik" olarak kabul edilirken   doğal üzüntü de psikiyatrda "uyum bozukluğu" olarak anılmaya başlandı.   Sözde ruhsal bozukluklar için ilaç endüstrisi zengin bir ilaç seçeneği  sunuyor. En başta Prozac olmak üzere serotonin seviyesini yükselten  ilaçlar iç sıkıntısı, üzüntü ve korkuya karşı kullanılan moda ilaçlar haline geldi.  Prozac hapları beyindeki serotonin seviyesini yükselterek hastanın  kendisini daha iyi hissetmesini sağlıyor.

 Bir yılda 27 farklı ilaç  Aslında ağır depresyonlar için üretilmiş olan serotonin hapları şimdi,  korku bozukluğu, panik bozukluğu veya akut stres bozukluğu gibi daha   önce hiç duyulmamış hastalıklar için önerilmekte. Serotonin hapları ve  diğer bazı ilaçların davranışlar üzerinde etkili olduğunun  bilinmesinden bu yana özellikle de "korku", ilaç üreticilerinin   iştahını kabarttı. Ve böylece sadece 2002 yılının başında 27 farklı  madde keşfedildi. Özellikle de kabul görmüş hastalıklarla ilişkili  sendromlar daha çok tercih edilmekte. Mesela yeni keşfedilen bir  depresyon türü olan "Dysthymie", yorgunluk, ruhsal çöküntü ve kişinin  kendisine güvensizlik duyması gibi belirtiler göstermekte.

İlaç endüstrisine kalırsa yalnızca ruhumuz değil bedenimiz de hasta.  Mesela Almanya'da birkaç yil önce normal kolesterin değeri düşürülünce "normal" kolesterin seviyeli insanlar "anormal" kolesterin seviyeli insanların  yanında azınlıkta kaldı. Böylece yaşları 30-39 arasında değişen Alman   erkeklerin %68'i, kadınların ise %56'sı yüksek kolesterin seviyesine   sahip oldu. 50-59 yaş grubundaki erkeklerde ise bu oran %84'e,   kadınlarda ise %93'e fırlamış durumda.

Kolesterin ticareti Kolesterin araştırmaları sayesinde doktorlar ve ilaç firmaları inanılmaz kazançlar elde ediyor. Kardiyologlar, Unilever firması   (Becel margarinin üreticisi), Pfizer ilaç firması ve Roche Diagnostic   kuruluşu düzenli olarak sağlık broşürleri hazırlıyorlar. Eczanelere dağıtılan bir broşürde örneğin: "Otuz yaşına gelmiş herkes kolesterin seviyesini ölçtürmeli" deniyor.   Oysa bu balmumu kıvamındaki madde beden için yaşamsal bir önem   taşımakla birlikte, beynin önemli bir gereksinimidir de. Besinde  bulunmaması durumunda birçok beden hücresi kolesterin üretebilir.   Çünkü bu molekül olmasaydı hücreler ölebilirdi. Birçok insan buna   rağmen koIesterin sözcüğünü duyar duymaz kalp hastalığından öleceğini  sanır ve kahvaltıda yumurta ve tereyağından vazgeçer. Kolesterin  kampanyasından sonra bir milyonu aşkın Alman gerçekten de kolesterin  seviyesini ölçtürdü ve bu kişilerin yarısında kolesterin seviyesi  beklenilenden yüksek çıktı. Roche Diagnostics firması bu sonuçtan > sonra kolesterin seviyesini ölçen aletler çıkardı, kardiyologlara  başvuran hasta sayısı arttı ve bunlara tereyağından vazgeçmeleri  öneriIdi -ki bu da doğal olarak Becel'in işine yaradı. Pfizer ise   kolesterin seviyesini düşüren ilaçlar sayesinde milyarlarca euroluk kazanç elde elıneyi sürdürüyor.

Tek araştırma var mı? Bu gelişmeler ışığında halkın aydınlatılmasına yönelik programlarla   kolesterin teorisi tıpta kesinleşmiş bir bulgu gibi gösteriIdi. Oysa   doktorların birçoğu kalp enfarktüsünde baş rolü oynayanın kolesterin  oldugu konusunda hala. kuşkulu. Almanya'da normal kolesterin değerinin  200'e düşürülmesinden sonra, kardiyolog Harald Klepzig gibi birçok   uzman itirazda bulundu. Ve Klepzig, eğer kolesterin seviyesinin  düşürülmesiyle insan yaşamanın kurtarıldığını gösteren tek bir  araştırma bile gösterilseydi mutlu olurduk, diyor. Hatta kolesterin  seviyesiniin düşürülmesinden sonra ölüm oranlarının arttığını gösteren  en az on araştırma bulmak bile çok daha kolay. Amerikan Stres   Enstitüsü ve New York Tıp Koleji profesörü Paul Rosch'a göre kamuoyunda beyin yıkama çabası o kadar başarılı oldu ki birçok kişi  kolesterin seviyesi ne kadar düşükse o kadar sağlıklı olduğunu ve çok  daha uzun yaşayacağına inanır oldu. Fakat bu büyük bir yanılgıdan   başka bir şey değil, diyor Rosch. Kötü kolesterinle ilgili iddialar  gerçekten de kanıtlardan çok sonuçlara dayanmakta ve bunların çoğu  ispatlanamadı. Mesela Minnesota Üniversitesi araştırmacılarından Ancel  Keys, 1953 yılında kolesterin teorisinin ana mitosu haline gelmesi  beklenen bir makale yayımlamıştı. Keys, çalışmasında altı ülkede yağ   tüketimi ve koroner kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyi kesin bir şekilde kanıtlayan bir çizelge sunduğunu söylüyordu.

Çalışmada eksiklik  "Sonuç, besinlerdeki yağ oranı ve koroner kalp hastalığı riski   arasındaki ilişki konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmıyor" diye  yazmıştı Lancet dergiside. Ne var ki çalışmanın önemli bir kusuru   vardı. Toplam 22 ülkenin verileri ortadayken, Keys, sadece altı   ülkenin verilerini değerlendirmekte yetinmişti. Eğer Keystüm ülkelerin   verilerini hesaba katsaydı bu tablo ortaya çıkmazdı diyor İsveçli   doktor Uffe Ravnskov. Amerika ve Norveç'teki yağ tüketim oranı aynı  olmasına karşın, Amerikalıların koroner kalp hastalıklarından ölme   riski üç kat fazlaydı. Bununla birlikte Ravnskov gibi eleştirmenler   kandaki yağ oranı ve koroner kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyi asla inkar etmiyorlar. Örneğin toplumun yaklaşık %0,2'sinde kalıtımsal  hiperkolesterinami bulunmakta. Bu kalıtımsal hastalığa sahip kişilerde  çok az sayıda sağlıklı veyahut da tümüyle hasarlı kolesterin   reseptörleri vardır. Kolesterin bu yüzden kandan beden hücrelerine  aktarılamadığından kolesterin seviyesi yükselir ve desilitrede   350-1000mg arasında değişir. Hastalarda sık sık damar sertliği  (arteryoskleroz) görüldüğü için de (daha erken bir yaşta) kalp enfarktüsüne bağlı ölüm riski daha yüksektir.

Kolesterin damar sertliği ilişkisi? Fakat bu hastalığın gerçek damar sertliğiyle karşılaştırılabilirliği  kuşkuludur. Kalıtımsal olarak kanlarında yüksek oranda kolesterin  bulunanlarda yapılan otopsi sonucunda, kolesterinin sadece damarlarda değil bedenin her yerinde biriktiği anlaşılmış çünkü. Organların  birçoğunda kolesterin birikimi söz konusu. Bu nedenle de normal  kolesterin seviyesine sahip kişilerde kolesterin ve damar sertliği  arasındaki ilişki büyük bir yanılgıdır, diyor Ravnskov. Hatta bir  doktor "risk albnda bulunan" yaşlı hastalara düşük kolesterinli bir   diyet önerdiğinde, yaşlıları daha çok tehlikeye atmış olur. "Yaşlılar   zaten en başta diş protezi, hazımsızlık ve iştahsızlık yüzünden   yeterince beslenemiyorlar" diye uyarıyor Amerikalı doktor Bernard  Lown. Kalp uzmanı ve yazar, kolesterin ve kan şekeri seviyesini   düşürmeye çalışan yaşlı bir kadının birden bire zayıfladığını ve  halsiz düştüğünü gördükten sonra hastaya tüm doktor önerilerinden  vazgeçmesini ve hoşuna giden her şeyi yemesini önermiş. Ve hasta bu şekilde altı ay sonra normal kilosuna ve eski sağlığına kavuşmuş.

Hatalı tanı: Osteoporoz Avusturyalı Karl Kraus ise, hatalı tanı konusunda osteoporozu (kemik erimesi) örnek gösteriyor. Almanya'daki istatistiklere göre 1995 yılında 74 yaş üzerindeki kişilerde toplam 74.803 üst baldır kemiği  kırığı vakası meydana gelmiş. Bu yaş grubunda %1,2'lik bir orana eşit   olan bu rakam diğer endüstri ülkeleriyle karşılaştırıldığında çok   önemsizdi. Dolayısıyla da yaygın bir hastalık olarak gösterilmesi için   osteoporozun yeniden keşfedilmesi gerekiyordu. Rorer Vakfı, Sandoz  Pharmaceuticals ve SmitlıKline Beecham işte tam da bu amaçta Dünya  Sağlık Organizasyonu'nun (WHO) bir konferansının sponsorluğunu  üstlendi. Konferansta açıklanan bilgiye göre, yaşlılıkta kemik  yoğunluğunun biraz azalması bile osteoporoz hastalığına işaretti. Ve  ilaç endüstrisi o tarihten bu yana 40 yaşın üzerindeki insanların %50'sini ilaçla tedavi etme olanağını yakaladı. Yeni yaratılan  hastalığın teşhis edilmesi için kemik yoğunluğunun ölçülmesi sırasında   ilginç bir taktikten yararlanılmakta. Buna göre kemik yoğunluğu ne kadar yüksekse röntgen ışınlarını o denli zayıflatmakta.

Dünya Sağlık Örgütü limiti Söz konusu yöntem neredeyse tüm hastaların kemik yoğunluğunu düşük  göstermekte, sonuçta kemik yoğunluğu kaybı tıpkı ciltteki kırışıklıklar gibi yaşlılığın bir neticesidir. WHO, patolojik bir  süreçten söz edebilmesi için belli bir limit koydu. Buna göre eğer   kemik yoğunluğu normal değerden %20-35 oranında düşükse o kişi   osteoporoz hastası demek. WHO'nun .limitine göre 1993 yılında neredeyse toplumun tümü hasta ilan edildi. Ve bunun  üzerine İsveç'te yapılan bir araştırmayla da yaşları 70-79 arasında  değişen kadınların %31'inin osteoporoz hastası olduğu ortaya kondu. Hatta yaşamları boyunca hiçbir yerlerini kırmamalarına rağmen 80yaşını  aşkın kadınların %36'sıda osteoporoz hastası olarak kabul edildi. WHO  limiti ilaç firmalarına milyarlık bir kazanç kapısı açtı.

İnsanlar ilaç bağımlısı yapılıyor  Peki yeni hastalar veya hastalıklar yaratma çabası ne şekilde doğdu?   On beş filozof, doktor ve bilim adamlarından oluşan saygın Nuffield  Council on Bioethics Birliği insanların ilaç bağımlısı haline getirilmesinin yeni bir megatrend olarak geliştiğine dikkat çekerek şu  şekilde uyarmıştı: En önemli problemlerden biri, yeni hastalık   tanılarının yaygınlaşmasına veyahut da rahatsızlıkların iyice   didiklenerek daha geniş bir kitleye mal edilmesine dayanıyor. Tıptaki   gelişmeleri teşvik eden yalnızca piyasa kuralları da değil.  Gelişmeler, tıpta on yıllardan bu yana çığır açacak bir bulguya  ulaşılmaması nedeniyle de hızla ilerlemekte. Ve kanser gibi  hastalıkların tedavisi başarısız olunca, tüm araştırma çabaları boşa  gidince (günde yaklaşık olarak 5500 tıp makalesi yayımlanıyor) doktorlar ve ilaç firmaları ister istemez sağlıklı insanlara yöneldiler.

Geçtiğimiz yıllarda yaşamını yitiren tıp tarihçisi Roy Porter, bu   gelişmenin batıdaki toplumlarda tıbbı olanakların en temel hak olarak   sunulması nedeniyle sağlık sistemlerinin ve toplumların yapısal bir problemi haline geldiğini söylemişti. Ve bu şekilde doktorlar, ilaç   ticareti, medya ve durmadan reklam yapan ilaç firmaları sayesinde   tedavi edilebilir hastalık yaratma konusunda müthiş bir baskı oluştu,  korkular ve girişimler büyük bir hızla arttı. Sonuçta gerek doktorlar  gerekse tüketicilerde "her insanda bir hastalığın bulunduğu ve hepsinin tedavi edilebilir" olduğu inancı yerleşti.

Der Spiegel, 33/2003

Çeviri: Nilgün Özbaşaran Dede

Çiğdem Turgay'ın katkılarıyla...


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam11
Toplam Ziyaret152057